"Bir Şeylere Uzak"

Başlık sizi yanıltmasın, çok uzaklara gitmedim. Henüz çiçeği burnunda kitabımın adı "Bir Şeylere Uzak". Toplam on öyküden oluşuyor. Üzerine çok fazla konuşmak istemiyorum, zira yazdıklarını anlatmaya kalkan yazarları nasıl adım attığını tarif etmeye çalışan kırk ayaklara benzetirim. Blog yazılarıma çok ara vermeyeceğimi söylemiştim, affınıza sığınıyorum, yapamadım. Kitap hazırlıkları, karavanımızın yenilenmesi, Gazete Gerçek'te haftada iki yazayım derken işler üst üste birikti. Ülkemizdeki hayat şartları malum diyecektim, dünyanın hali de eklendi 'moral bozanlar' listesine, gittikçe de uzayacak gibi görünüyor. Yavaş yavaş eksiltiyorlar bizi, bir zamanlar kütüphaneleri yakarak yaptıklarını şimdi insanları ve onların binlerce yılda oluşturdukları medeniyetleri yakarak yapıyorlar. Hem de çok alçakça bir şekilde, tek bir düğmeye basarak, oturdukları yerden. Hiç mi aklı başında insan kalmadı yer yüzünde? İran'a yapılan saldırılardan bir hafta öncesine kadar Batı Karadeniz'de Sinop'taydık. Bayayğı da moralimiz düzelmişti, yaşadığımızı anlamıştık. Önce Hamsilos Koyu'nda kaldık bir müddet, sonra da Ak Liman'da misafir olduk. Hamsilos Koyu çok güzeldi, akşamları ormandan inen ve neredeyse evcilleşmiş çakallara ekmek verdik, yıldızları seyrettik. Dünyanın en medeni kentlerinden biri Sinop. Tek dezavantajı şehrin çok dağınık olması. Ama bir karavancı için bulunmaz bir cennet. Ne su derdiniz oluyor ne de konaklama. Tabii merkez dışında. Bir de sezonda Hamsilos'ta pek kimseyi tutmuyorlar haklı olarak. Şehre girer girmez zaman tüneline de giriyorsunuz. Hem antik dönem eserleri sizi kucaklıyor; hem de birçok ünlü ismi konuk etmiş Sinop Cezaevi. Yılın büyük bir bölümünü Ege ve Akdeniz'de geçiriyoruz; ama Karadeniz'in, özellikle de Sinop'un verdiği tat bambaşka. Her yıl yaz aylarında Doğu Karadeniz'i de ziyaret ediyoruz. Bazen yaylarında bazen sahillerinde konaklıyoruz. Karavancı olmadan önce ben de Karadenizli olduğum için yörenin insanları bana sempatik geliyor sanırdım. Karavancı olunca cidden sempatik olduklarını net bir biçimde anladık. Geçen yıl eylül ayında Ordu Çaka Plajı'nda konaklarken suyumuz bitti, bir mezarlığın yanında çeşme gördük. Sabahın çok erken saati olduğundan kimseye "Alabilir miyiz?" diye sorma şansımız olmadığından mecburen depoyu doldurmaya başladık. Elinde keseriyle bir abi geldi ve "Niçin buradan alıyorsunuz?" deyince kıpkırmızı olduk. Sonra abi "Ahan şu ilerde daha güzel bir su var, gidin oradan alın, hem içersiniz de, " deyince ne diyeceğimizi bilemedik. Sizi buyur edenler mi dersiniz, "Aha, yeni bişti, alın daaa.." diye mısır ekmeği uzatan mı dersiniz...İnsanlar insanların içini öyle ısıtıyor ki Karadeniz'de. Bu durumu en iyi kallanan yabancı karavancılar, yerli karavancılardan çok onlar dolaşıyor ortalarda. Bizim ülkemizin tadını bizden çok onlar çıkarıyorlar. Bütün çeşmeleri, kalınacak yerleri bizden daha iyi biliyorlar. Malum bazı uygulamalar var, harita üzerinden hem buluyorlar, hem yorum yapıp ziyaretçileri bilgilendiriyorlar. Karadeniz'i boydan boya geçip Gürcistan'a kadar gidiyorlar, oradan doğu illerine akıp Akdeniz'e ve Ege'ye iniyorlar. Turizm sezonunun tersine yolculuk ediyorlar onlar da bizim gibi. Zaten diğer türlüsü tam bir eziyet olur, çünkü ne yazık ki ülkemiz henüz buna hazır değil. Yazın çoğu turizm merkezi birkaç karavan kampı dışında karavancılara kapalı. Sezonunda seyahat biraz hayal şimdilik. Umuyorum ki bolca tesis açılır ve karavan turizminde ülkemiz parlayan bir yıldız olur. Kıyılarımız buna oldukça müsait. Şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Yorumlar

Popüler Yayınlar