LA MEKAN OLUNCA
Bütün dünyayı dolaşıp ömrünü yollara dökenler bilir, başka başka mekanlarda kalınan bütün evler ilk evimizin türevleridir. Yuva diye altına girdiğiniz bütün çatılarda, ondan bir parça bulduğunuz için sokulursunuz başka yerlere. Belki duvarının rengi, belki bir odasının aydınlığı… İlk adımlarınızı attığınız, belki de kişiliğinizin rengini ortaya çıkardığınız sığınağınızdan küçük bir esinti duyduğunuz için seçersiniz yeni mekanlarınızı. İlk evinizden defalarca başka nedenlerle ayrılıp, arındığınız o kutsal sığınağa her döndüğünüzde anlarsınız bunu. Yaşaması zor diyarlarda çok uzaklarda olduğunuz için elinizden tutamayan anılarınız kapıda karşılar sizi. Sıcacık sarılırlar, kendinizle ilgili unuttuğunuz her şeyi, her şeyi; hatta rüyalarınıza doğru ilerlerken nerde kaldığınızı bile hatırlatırlar. Eski, bulunduğu şehrin bütün nemini emmiş bir hatıra defteriniz geçer elinize, otuz yıl önceki kendiniz seslenir size: "Ben kağıdı kalemi elime almalıyım mutlaka. Bu dünya için bir şeyler yazmalıyım. Ne olduğu önemli değil, işe yarasın yeter. Edebiyat öğretmeni olmalıyım, çocuklara şiirler okumalıyım. Bu dünya için, varlığım bir işe yaramalı." Coşkulu çocuk halinizin küçük cüssesine merhamet edersiniz, içiniz burkulur. Otuz yıl önceki sizin hayallerine ihanet etme korkusuyla bir kez daha irkilirsiniz. Genelde anneler babalar evden ayrılan çocuklarının eşyalarına dokunmazlar, olduğu gibi bırakırlar. Kitapları koyduğunuz yerde bulursunuz, ilk kitaplarınız… Sizi bu yolda arkanızdan iten kitaplarınız. Bir tanesini elinize alırsınız: "Orta Zekalılar Cenneti" İlk sayfasına bir şeyler karaladığınızı görürsünüz, açarsınız: "Ben böyle olmak istemiyorum. Lütfen burada anlatılan insanlar gibi olmayayım." Uyanışın ilk çığlığı, o zaman anlarsınız içinizde ilk kıvılcımın ne zaman çaktığını… Sıradanlığa kafayı bu kadar takıp neden hayatın rutinliğinden köşe bucak kaçtığınızı… İçiniz bunalacağına kafanız rahatlayıverir, taşlar yerine oturur. Karıştırmaya devam edersiniz eşyalarınızı, herkes derin bir uykudayken. Siz anılarınızda böyle büyülü bir yolculuğa çıkmışken evde uyuyan insanların nefeslerini sayabilirsiniz bir yandan. Sonra daha yakın tarihli bir belge geçer elinize. Yeğeninize yazdığınız bir şiir düşer bir panodan avuçlarınıza: Yere düşen aşkını aldım/ Öptüm ve başımın üzerine koydum/ Bilmezler kıymetini/ Basarlar üzerine şimdi/ Çarpılırız bütün insanlık iyi mi?/ Gözlerinin yaşına boğuluruz Değil mi?/ Belki de sıcak çocuk gülüşlerinin/ Birbirine kaynaştığı bir evin/ Penceresinin kenarına / İliştiririm usulca/ Kimseler görmeden/ İki güvercin gelir/ Ve paylaşır…. Önce tanıdık gelmez şiir size, okudukça hatırlarsınız. Kalp krizi geçiren yeğeninizin kanatlarınızın altına girmek için sizi arayışını. Bu hassas çocuğun, iflas edecek diye üzüldüğü tonton pizzacı amcasına sizi büyük bir gururla götürüşünü, birlikte pizza yiyişinizi ve bir müddet sessizce oturup sevgiyle birbirinize bakışınızı. Gözlerinin size anlattığı aşk acısına cevap olan bu şiirin ortaya çıkışını. Bir peçeteye yazışınızı ve ona uzatışınızı. İstemeseniz de geri döner tüm o anlar, yaşadığınız yeri böyle dolduruverir. Nereye giderseniz gidin hepsi sizinle gelecektir. Mutsuzluklarınızda, umutsuzluklarınızda kapılarını yine sonuna kadar açacaktır. Çocukken; şimşeklerin çakışını her duyduğunuzda, yorganınızın altında kaçtığınız günlerdeki gibi yine koruyucu kalkanınız olacaktır. Onun damla damla yarattığı huzurlu denizinin dalgalarını yüzünüzde her hissettiğinizde var olduğunuzu anlayacaksınız. İşte bu işin en iyi kısmı; çünkü insan bazen yaşadığını unutabiliyor. Hayatımız haline gelen koşuşturmada kendi gerçeklerimizi bir kenara bıraktığımızda bize kocaman bir ayna tutuyor. O zaman uyanıp bir kıyıda unuttuğumuz "ben"in gözlerine bakabiliyoruz. Mekansızlaşarak sıradanlık cehenneminin dibini boylamaktan son anda kurtuluyoruz. ULTREYA… <

Yorumlar

Popüler Yayınlar