Tekrar Merhaba!
Bütün kuralları alt üst ederek, yaşlı bir teyzenin aceleciliği ile anlatmaya devam etmek istiyorum karavan hayatımızı. Bu fikrin bizde nasıl oluştuğundan başlamam gerekir. Pandemi (Ben özellikle plandemi ifadesini tercih ediyorum.) döneminde Manyas’taydık, çok şükür hiç de hapsolmadık, tam tersine epey bir gezdik il sınırları içinde. Hatta online derslerimin çoğunu ya bir deniz kıyısından ya da bir göl kenarından yapıyordum. “Keşke bir karavanımız olsaydı.” fikri o zaman oluştu. Sosyal medyadan da karavanla gezenleri epey bir takip ettikten sonra bizim de bu işi yapabileceğimizi düşünmeye başladık. İnsanın yetişme çağlarında doğayla arasında iyi bir bağı varsa yetişkinlikte ayağınızı toprağa basma ihtiyacı duyuyorsunuz. Eşimin otuz beş yılı, benim on beş yılım İstanbul’da geçince bu ihtiyaç daha bir gösterdi kendini. Manyas İstanbul’dan sonra ilk durağımız olmuştu. Orada geçirdiğimiz üç yıl boyunca hem gezdik hem de karavan işini araştırdık.
Karavancı olacaksan iki seçeneğin var: Motokaravan veya çekme karavan. İkisinin de kendine has güzellikleri ve zor yanları var. Ama Türkiye koşullarında motokaravanın bize daha uygun olduğunu düşündük; çünkü çekme karavanda aracınızı özgürce kullanma şansınız olsa da özellikle Akdeniz’in inişli çıkışlı yollarında kontrolü biraz daha zor gibi geldi bize. Manyas’tan Amasya’ya taşınınca bir süre daha araştırmalarımızı sürdürdük. Ben de eşim gibi emekli olur olmaz binek aracımızı satıp üzerine biriktirdiğimiz parayı ekledik ve İstanbul’dan bir motokaravan aldık. İki yıldır yollardayız, henüz işin başında sayılırız. Karavancılıktan şimdiye kadar ne anladınız derseniz, her gün yeni bir şey öğreniyor ve hala şaşırmaya devam ediyoruz. Üstelik de başımıza gelmeyen kalmadı. Tabi bunlara zaman zaman değineceğim. Ama önce bazı püf noktalarına değinsek iyi olur sanırım:
Karavancı olduğunuzda tüm şehirler size kucak açıp “Oh ne iyi ettiniz de geldiniz.” demiyorlar her şeyden önce. Hatta bazı yerlerde kovulmuştan beter oluyorsunuz. Gerçek karavancı olabilmenin en önemli koşulu turizm sezonlarına ters hareket edebilmeniz. Yaz döneminde Akdeniz ve Ege’de bir karavancının rahat edebilmesi mümkün değil. Finansal özgürlüğünüz yoksa veya emekli değilseniz, sezonuna göre hareket ediyorsanız epey bir sıkıntıya girersiniz.
Sezonun tersine hareket etmek çok da keyiflidir üstelik. Eylül, ekim gibi Ege’den Akdeniz’e kaymaya başladığınızda güneş sizi yakmak için değil sizi mutlu etmek için dikilir tepenize. Sadece deniz tatili olarak da düşünmemek gerekir elbette. Mesela biz, yazları Karadeniz yaylaları, kışları Ege ve Akdeniz rotasında ilerleyip kültürel programlar ve müzeler için de biraz rota dışına çıkıyoruz.
Karavancı olmanın en önemli getirisi gezmek, görmek ve canının istediği bir hayat yaşamak değil sadece. Suyun ne kadar önemli bir kaynak olduğunu ve her şeyi ne kadar israf ettiğimizi anladık. Başta zamanımızı. Çünkü güneş batınca yatıp doğunca kalkmak kadar hayatı değerli kılan bir şey yok. Sürekli dış mekânda yaşadığınız ve tekrar özünüze döndüğünüz için, insan metabolizmasına aykırı yaşamadığınız için ilk iki ayda sağlığınız geri dönüyor. Tek bir yan etkisi var, her zaman doğanın kucağında yaşadığınız için apartman hayatı biraz zor geliyor.
“Karavancılığı tavsiye eder misiniz?” diye soruyor insanlar. Elbette; ama yerleşik bir hayatınızın da olması koşuluyla. Tabi bu bizim kendi fikrimiz, tam zamanlı olarak yaşayan ve mutlu olan insanlar da var. Bu yolculuk tamamen insanın kişisel tercihleriyle ilgili.
Şimdilik bu kadar, müsaadenizi istiyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Bir sonraki yazım “Karavancılığın Beklenmeyen Yönleri” hakkında olacak, görüşmek üzere.
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar



Yorumlar
Yorum Gönder